4 Ocak 2020 – Fayton krizi: Görüş sahibi olmak yetiyor mu? – Korhan Gümüş

0

Büyükada‘da da 105 at ruam hastalığı teşhisi ile başlarına kurşun sıkılarak öldürüldü. Açılan çukurlara gömüldü. Üstelik bu ilk defa olmuyor. Söylentiler arasında yasalara uygun davranılmadığı, raporların verilmediği, infazın kötü bir şekilde yapıldığı, sahiplerinin yanlarında olmadığı gibi konular var. Ruam hastalığına rastlanmasında aşılama yapılmamasının ve bakım istasyonunun kaldırılmasının da payının olabileceği söyleniyor.

Bu toplu infaz olayı hayvanseverleri ayağa kaldırdı (1). Büyükşehir Belediyesi önünde nöbet tutmaya başladılar. Valilik de faytonlara üç aylık yasak getirdi. “Atlar karantinada” deniyor, ama bu da doğru değil. Yakında atların Adalar’dan bir yerlere gönderileceği söyleniyor. Faytoncularla Büyükşehir arasında tazminat için pazarlıklar sürüyor.

Ruam testi, biraz ikircikli bir test. Öyle sokak aralarında yapılabilecek bir iş değil. Kaldı ki hasta olduklarından şüphelenilen atları ayırmak, izole etmek yerine gayet soğukkanlı bir şekilde, doğrudan ateşli silahlarla bir infaz işlemi uygulanması da tartışmalı. Askeri usüllerden kalma bir yöntem olmalı: İşine yaramıyorsa, itlaf et. Böylece sistem yarattığı yönetim krizini gene kendi yöntemleri içinde çözüyormuş gibi yapıyor.

Tartışmak ne demek?

Görüştüğüm kişiler faytonlar konusunda ikiye bölünmüş durumda. Bir bölümü faytonların derhal kaldırılmasını istiyor. Onlara göre atlara eziyet ediliyor ve buna seyirci kalınamaz. Diğer bir bölümü, ki bunların çoğu Adalar’da yaşıyor, faytonların atların yaşaması için gerekli olduğunu söylüyor. Eğer faytonlar kaldırılırsa, atların yaşam koşulları da ortadan kalkacak. Ayrıca Adalar’ı zaten motorlu araçlar basmış durumda, bu karar bunları daha yaygın ve yasal hale getirecek.

Bu konuyu tartışmaya ne dersiniz dediğimizde ise genellikle sertleşiyorlar. Tartışmak ne demek? Canlılara eziyet etmenin tartışılacak bir tarafı olabilir mi? Ya da tam tersi: “Faytonlar kalksın diyenler gerçekte at düşmanları.” Taraflar ortada. Yönetimlerin kendilerini dinlemesini istiyorlar. Belediye Başkanı “karar alınıp, uygulamaya geçilecek” dediğine göre, o da açık olarak söylemese bile, aynı çaresizliğin içinde. Çünkü her iki taraf da tartışmaktan “atlar faytonlara koşulsun mu, koşulmasın mı, faytonlar kalsın mı, gitsin mi” yalnızca bunu anlıyorlar.

Demek ki eksik olan şey tartışmadan neyin anlaşıldığı. Bu eksiklik zannedersem kamu hayatımızı ilgilendiren her kararda var. Taraflar bu şekilde oluştuğu için yöneticiler işlerinin bundan, yani karar almak ve uygulamaktan ibaret olduğunu zannediyorlar (2).

Bu bildiğimiz disiplin toplumunun ideolojisi. Doğrunun ne olduğunu biliyorlar ve uyguluyorlar. Seçilmiş olmaları bunu yapmaları için yetiyor. Bu sonuç odaklı bir katılım ve karar alma biçimi belli bir hakikat rejiminin göstergesi.

Hem var hem yok

Bir canlının başka bir canlının hayatı üzerinde karar alma yetkisine sahip olması kabul edilecek bir şey değil. İnsan olmayan canlıların insan dünyasındaki varlığı böyle bir şey. Biz onların varlığını tanıyoruz, ama eşitlikçi bir ilişki değil. Onları köleleştirebiliyoruz, hayatlarına kıyabiliyoruz. Tıpkı hukuk rejimlerinin olmadığı ortamlarda “kelle alma, işkence yapma serbestliği” gibi. İnsan olmayanların haklarını savunacak, yaşam koşullarına tanıklık yapabilecekler gene insanlar. Dolayısı ile bu sorunun (ve diğer sorunların) bildiğimizden emin olabileceğimiz nihai bir çözümü yok. Atlar, insan olmayanlar insanların dünyasında hem yaşıyormuş gibiler, hem de ölmüş gibi. Ne hayattalar, ne de ölmüşler. Hem varlar, hem yoklar.

İşte bu nedenle, tıpkı diğer canlıları ilgilendiren konularda olduğu gibi, politik anlamdaki eylemsellikler yalnızca görüş üretmekle değil, sınırsız bir çabayla anlamaya uğraşmaya çalışmakla bizi mükellef kılar.

Sorunumuz yalnızca insan olmayanlara yaptığımız eziyetlerle de sınırlı değil. Onların, evet ne düşündüklerini, ne istediklerini, ne hissettiklerini bilemiyoruz, bilme imkanımız da yok. Böyle oldukları için, onları hiç dikkate almadan onlara her istediğimizi yapabiliyoruz. Bilinmezlik ise aynı zamanda bilmeye çalışmaktan da muaf olma durumu. Oysa eğer insanı insan-olmayanlardan ayırt edebilen bir şey varsa, o da simgesel dünyaları ile gerçekliği ilişkilendirme yeteneği.

Tartışmayı reddedenler zannedersem herhangi bir bağ kurmayı, ilişkiyi de reddediyorlar. İnsan-olmayanların ne hissettiklerini, ne yaşadıklarını bildiklerini iddia ediyorlar.

İnsanlarla ilişkili örnek vermek gerekirse, diyelim ki gayrı-maddi sermaye sahibi olma imkanı olmayan insanların içinde bulundukları koşulları kendi tercihleriymiş gibi görüyorlar. Savaşlarda birbirini boğazlamak için cepheye gönderilen gençlerin istisnasız vatan için ölmeyi tercih ettiklerine inanılıyor. Onlar da ölmeyi onlara ölmeyi emredenlerden daha çok arzulamak zorundalar.

Bu arzu emir kipinde, çünkü karar verme yetkisine sahip olanların kendi simgesel dünyaları içinde tercihlerin geçerlilik kazandıklarını unutmayı, inkar etmeyi baştan zorunlu kılıyor.

Bu nedenle tartışmaktan de doğru-yanlış, ya da eylem yapıp yalnızca kararları etkilemek, taraf olmak anlaşılıyor. Bu durumda her doğrunun içine yanlış, her yanlışın içine doğru gizleniyor.

Bu durumda yalnızca doğru veya yanlış ekseni içine sıkışıp kalıyoruz. Bu totaliter modernleşmenin ideolojisi ile benzerlik gösteriyor. Kamusal alandaki kararların bu eksende oluşmasını yadırgamıyoruz. 3. Köprü, Kanal İstanbul, 3. Havalimanı, Avrasya Tüneli, Haydarpaşa, Sulukule… her konuda böyle.

(Yeşil Gazete)

Share.

About Author

Comments are closed.