5 Ağustos 2020 – Dünyaya el vermek – Yıldız Ramazanoğlu

0

Dünya giderek daha karmaşık ve tutarsız bir yer haline gelmeye başladı.

Teknoloji karşıtlığı ile köye göç eden şehirliler oralarda hayvan kokularından, tozdan, ekinden rahatsız olup beton kafe internet lüks araba tutkularıyla oraları da harap etme yolundalar. 

Dünyaya bir göz atma zamanı. Tümden gelerek ülkemiz için de çıkarımlarda bulunabiliriz belki. Fransız fotoğrafçı ve yönetmen Yann Arthus Bertrand’ın çok geniş bir ekiple yıllarca uğraşarak çektiği Home belgeseli’nde (2009) uçaktan çekilen görüntüler bizi gezegenin içinden geçtiği süreçlerle ve mevcut durumla göz göze getiriyor. Mucizenin ta kendisi olan dünyada yaşamın gizem dolu oluşunu, bütün canlıların birbiriyle olan derin bağını, lüzumsuz hiçbir şeyin yaratılmamış oluşunu delilleriyle teyit eden çekimler var. Hayvanların kendi gelenek ve görenekleri içinde nasıl hayatta kaldıkları, ağaçların yerçekimine karşı durarak yukarı doğru büyüyen yükselen dalları yaprakları, doğanın kaybedeni olmayan düzeni. Bahşedilmiş yüce işleyişin detaylarını görünce yaratılışa karşı işlenen suçlar daha çok göze batıp görünür oluyor. Doğanın binlerce yıllık mirasından yararlanan insan, suyun can alıcı çekiciliği yüzünden sahil şeritlerine göl ve ırmak kenarlarına yerleşti. Belgeselin görsel şöleni içinde bizzat müşahede ediyoruz ki her dört kişiden biri hala altı bin yıl öncesinin imkanlarıyla yaşamakta, bir milyar insan doğal enerji kullanıyor, her dört kişiden üçü elinin emeğiyle hayatını idame ettiriyor.  

Petrolün keşfinin ise hayırlı mı hayırsız mı olduğu gerçekten tartışma götürür, çünkü bu kaynak insanın yaşamını, doğayla ilişkisini radikal biçimde değiştirdi. Yedi milyar insanın yarıdan çoğu şehirlere taşındı. Misal kırk yıl önce küçük bir balıkçı köyü olan Çin’in Şanghay şehrinde artık dünyanın dört bir yanından milyonlarca insan yaşıyor ve son yirmi yılda şehirde üç bin kule ve gökdelen inşa edildi. Bir litre petrolün verdiği enerjiyle çalışan bir makine 100 kişinin 24 saatte yapacağı işi gerçekleştirebiliyor. Zehirli böcek ilaçları havaya toprağa nehirlere ve okyanuslara karıştı. Toprağı belli ürünlere zorlamak çeşitliliğin dörtte üçünü sildi. Sadece gübreyle üretilen yiyecekler hayatta kaldı. Belgeselin gübre toprakla gökyüzü arasına perde çekti iddiası üzerine daha çok çalışılması ve tartışılması lazım. Fakat hepimizin bildiği fakat çaresizce izlediği gerçek şu ki, hayvanlar ayakları otlağa değmeden yapay ve sıkışık yerlerde canavarca beslenip kesiliyor ve hepimiz onları tüketerek bu kötülüğe katkıda bulunuyoruz. Dubai gibi bir uydu şehir yaratıldı mesela, Batılı gelişme biçiminin en üst temsilcisi olarak, tarım sıfır ve şehir dört mevsim güneşin altında yandığı halde tek bir güneş paneli kurulmadan sadece petrolle yaşıyor. Okyanuslardaki fabrika gemileri balıkların tonlarcasını bebek yetişkin demeden çekip şehirlere boşaltıyor ve bu hoyratlık yüzünden birçok tür yok oldu. Dünyanın en büyük adası olan ormanlarla kaplı Borneo’nun artık çöle dönüştüğünü öğreniyoruz ki artık birilerinin bu yeri dolmaz kayıplara dikkat çekmesi lazım. Bize ne Borneo’dan, Grönland buzullarının erimesinden, ağaçların kesilmesinden, teknik tarımın tahribatından, iklim değişikliğinden…Ölüp gittiğimde yaşanacak felaketlerden bana ne diyenler hiç de az değil. Yeryüzünden son kum tanesine kadar sorumluyuz ve emanete hıyanet etmenin vebali çok ağırdır. Suların ısınmasıyla mercan resiflerinin yok olması, türler zincirinin çok önemli bir halkasının kopması demek. Buzullar eriyip denizler yükseldikçe alçakta kalan Tokyo gibi şehirler ne olacak. Deniz suları kaynak sularına karışınca içme suyuna ulaşmak insanlığın en büyük problemi olacak ve bunu yaşayacak olan şimdi haklarını çaldığımız torunlarımız. Gerçi torunu bile söz konusu olsa şimdiki umursamazlığından ödün vermeyecek, merhametini kaybetmiş öyle çok insan var ki. Zaten şu an itibariyle bir milyar insan temiz içme suyuna ulaşamıyor ve hala günde yüzlerce insan susuzluktan ölüyor. Bir milyar insan aç geziyor. Ekilebilir toprakların yüzde kırkının uzun vadeli hasar gördüğü bir dünyadan söz ediyoruz. Her yıl milyonlarca hektar orman da yok oluyor. 2050’ye kadar 200 milyon iklim mültecisinin ortaya çıkacağını öngörüyor Bertrand. Askeri harcamalar, gelişmekte olan ülkelere yapılan yardımların oniki katı ve bu paylaşmaktan hakkaniyetten çok, savaşı ve çatışmayı önceleyen bir tablo.

Bertrand’a göre yapılacak iki şey var; başkalarının çektiği acıları görmemek için kalın duvarlarla çevrilmiş lüks sitelere saklanmak ya da uyanış içindeki hareketlerin bir parçası olmak. Bangladeşli bir girişimci sadece yoksullara kredi veren bir banka kurmuş ve 30 yılda 150 milyon kişinin hayatını değiştirmiş. Yıkım ve sorumsuzluk var ama sivil örgütlerin kültür eğitim dayanışma paylaşma ağlarıyla da kuşatılmış durumda dünya, yani karamsar olmanın önü de kapalı çok şükür. Vakit geçirmeden kaybedilenlere üzülmek yerine kazanılabilecek olanlara, elimizdeki verimli topraklara, denizlere, nehirlere, buzullara, hâlâ var olan binlerce canlı türüne dikkatimizi verme zamanı.

(Karar)

Share.

About Author

Comments are closed.