6 Aralık 2016 – Yeniçeri Ocağını Topa Tutmak

0

Kimi kez (belki de çoğu kez), bir türlü iktidar olamama hali, iktidar olmanın yegâne koşulu haline gelir. Ak Parti’nin 14 yıllık bir iktidar geçmişine rağmen bir türlü muktedir olamaması da, neredeyse iktidarda kalmasının yegâne koşulu. Çünkü hepimiz olanca sabrımızla bunu beklemekteyiz ve bunun için kredi musluklarını açmış bulunmaktayız. Bu iktidar gerçekleşmediği sürece de, bekleyişimizi sürdüreceğiz. Ta ki bir gün bu gerçekleşsin ya da gerçekleşemezliği açığa çıksın.

Süregiden bunca saldırılara rağmen ayakta kalma başarısını sürdüren bir iktidar için bunları söylemek belki haksızca görülebilir. Ama onca yıllık iktidarına rağmen saldırılara karşı oldukça açık pozisyonu da tersi bir durumu göstermekte. Saldırıları bir yana koyun, daha işin en başında tarihin ve toplumun bir ödev olarak önüne koyduğu amaçların bile, ancak bu saldırıların akabinde ele alınışı da buna işaret etmez mi? Sözgelimi dershanelerin eğitim sisteminin dışına çıkarılması veya askeri eğitimin ya da yargının sivil sisteme dahil edilmesi gibi.

Bir açıdan darbelere de sebep oluşturabilecek bir biçimde, toplumsal sorunların çözümünü belli bir sürece yayarak gerçekleştirememek; idrak, eleştiri, sorgulama, müzakere, uzlaşma ve uygun çözümleri bularak uygulamaya koyma gibi önalıcı adımlardan yoksunluğumuzun da bir belirtisi. Öyle ki toplumsal ve siyasal açılardan düşünsel ve stratejik adımların atılamaması nedeniyle, yenilenme süreçleri de eskinin de içerilerek aşıldığı diyalektik bir mantık çerçevesinde değil, eskinin ancak yok edilerek ortadan kaldırılabildiği mekanik bir mantık çerçevesinde gerçekleştirilebilmektedir. Toplumsal değişim ve yenilenme süreçlerinin sahici bir biçimde üretilememesi, bunların üretilmesi için gerekli toplumsal birikim, deneyim, sabır ve emekten yoksunluk nedenleriyle, bu süreçleri zorunlu kılan krizler ve ikame eden darbelerle, kısa yoldan aynı sonuçlar alınmaya çalışılsa da, sadece bu sorunlar bastırılarak veya acil olanlar kısmî çözümlerle geçiştirilerek, bu mekanizma bir alışkanlığa (mekaniğe) dönüşmekte. Değişim stratejilerinin geniş oylumlu bir zihinsel ve toplumsal tecrübenin üzerinde gerçekleştirilebilmesi ise, değişimin kerteler ve niceliklerden niteliğe doğru sürdürüldüğü bir uyumluluk sürecine yayılmasını sağlar. Bu, tıpkı dünyanın en demokratik bir ülkesi olduğu halde bunu krallık geleneği içerisinde gerçekleştirebilmiş bir İngiliz örneğine benzer. Diğer tarz ise Osmanlının Yeniçeri Ocağını ancak topa tutarak yok etmesi ya da Japonların da Samurayları benzeri bir biçimde yok ederek modernleşme yolunu açması (açabilmesi)’dır. Hatta Kemalizm de, sekülerleşebilmek için hilafeti kaldırmak, modernleşebilmek içinse alfabeyi değiştirmekten başka bir çare bulamamıştır. Ama her kurum ve araç, tarihsel ve toplumsal birikimin bir parçasıdır ve her ortadan kaldırma bu tür birikimleri ve kurumları yok etmekle birlikte, bu kurumların yerleştiği toplumsal çevrelerde de sonu gelmeyecek travmalara yol açacaktır. Cemil Meriç’in deyişiyle: “… Sonra tarihi tersine çeviren ve altı yüz yılın emeğini yok eden görülmemiş, işitilmemiş bir vandalizm: Harflerin ve dilin belini kıran tekme”.

Neredeyse her on yılda bir tekerrür eden darbeler geleneğimizin başlangıcı da Osmanlıya ve devlet aklının çöktüğü sürece dek gider – ki o süreçte toplumsal akıl çoktan iflas emişti. Bu süreçten itibaren -ki bu süreç, ilk yenileşme çabalarına girişen ve bunun için de öncelikle Yeniçeri Ocağını kaldırmayı düşünen Genç Osman’ın 1622 yılındaki bir darbe sonrası katline kadar geri götürülebilir-, Yeniçeri Ocağı tarafından başlatılan ve bir ucu iktidar hizipleri arasındaki çekişmelere dayanan darbeler, aslında siyasal-toplumsal krizlerin atlatılması ve bu arada da üstünün örtülmesi için işlevselleştirilerek, işlerliğini yitiren devlet aklının yerine ikame edilecektir. Böylece devlet aklınca (veya toplumsal akılla) çözülemeyerek biriken sosyopolitik sorunların tıkadığı devletin işleyişinin yolu, darbeler vasıtasıyla aşılmaya başlanacaktır. Belki bu başlangıçta bilinçli olarak yapılmasa da, bir kez darbe mekanizmasının farkına varan devlet erki, bir süre sonra bu mekanizmayı bilinçli bir biçimde kullanmaya başlayacaktır.

Krizlerin bir yandan üstünün örtüldüğü, öte yandan da kısa bir süreliğine de olsa aşıldığı bu mekanizma giderek hem döngüsel hem de yapısal bir nitelik kazanarak gelenekselleşecek ve on yıllık periyotlarla tekrarlanır olacaktır. Böylece bu “istisnai hâl”, zamanla olağana dahil edilecek ve günümüze değin de bu anlayışta temelde bir değişiklik olmayacaktır. Başlangıcında darbeleri önlemek gibi iddialarla iktidara gelen Ak Parti iktidarı da iki (buçuk) kez maruz kaldığı darbeleri kendi birikmiş ve çözümleyemediği sorunlarını çözmek için araçsallaştırarak, bu kadim geleneği sürdürecektir.

Orduyu darbelere yatkınlaştıran en önemli neden ise, bir yandan orduya başat bir rol atfederek onu bir siyasal erk haline getiren devlet geleneği iken, öte yandan devlet yönetimine müdahil olmada bu rolden de hareket eden kışla mantığıdır. Kışla mantığının örgütsel ve disiplinli yönü (“emir komuta zinciri”), silahlı güçle birleşince, bu müdahilliği bir hakka çevirir. Güç kimdeyse yönetmek onun hakkıdır. Beri yandan bu güç, bilerek devlete yakın kılınmıştır. Çünkü Roma’da garnizon şehrin dışındayken, Osmanlı’da başkent askeri garnizonun kendisidir. Yeniçeri Ocağı, hem fiziksel hem de siyasal statü açısından, Saray’a en yakın bir yerde bulunmaktadır. Askerî sınıf, aynı zamanda siyasal sınıftır. Savaşmak ve yönetmek, bu sınıfın reaya (sürü, toplum, üreticiler)’ya karşı vazgeçilmez ayrıcalığıdır.

Darbeler tarihimize en son eklenen 15 Temmuz’a gelişin kökleri de elli yıl öncesine dayanmakta. Kemalizm’in ceberut/Jakoben cumhuriyetçiliğine tepki olarak İslamî geleneği ve muhalefeti örgütleyen Milli Görüş akımının parlamenter sistem içerisinde hareket ederek siyaset yapma çabasının emek-yoğun tarzına karşı, Nurculuk ve giderek Fethullahçılık ise, daha kısa bir yolu tercih ederek, sistemle bir cephe savaşına girmektense, kritik hedeflere nüfuz ederek devleti ele geçirme stratejisini yeğledi. Bu da farklı bir darbeci akıldı ama sonuçta hedef her iki halde de iktidarı ele geçirmek, yani iktidarın gücüne sahip olmaktı. Milli Görüşün parlamenter siyaseti stratejik bir esas olarak alan, popülist ve dolayısıyla da yumuşak bir ideoloji etrafında oluşturulmuş mücadelesine karşı Fethullahçılık, kendi stratejisine uyarlı olarak niceliği değil de niteliği esas alan, kadro yetiştirme ve kurumları ele geçirmeye dayanan bir yolu benimsemişti. Yetiştirilen veya devşirilen kişilerin daha çok operasyonel amaçlı mekteplerde (öğretmenlik, mühendislik, hukuk, askerlik), eleştirel ve düşünsel niteliklerden uzak olan (temel anlamıyla itaate dayanan) bir eğitimden geçirilmesi, bir yönüyle modern ve pozitivist bir eğitimi gerektirmekte iken, öte yönüyle ise Batınî bir ideolojiye dayanmaktaydı. Sıkı bir denetim ve disiplin altında yetiştirilen bu öğrenciler için temel esas düşünme, sorgulama ve eleştiriye değil, itaat, sadakat ve teslimiyete dayanmaktaydı. Bu ise, merkezdeki liderin tanrısal niteliklerine iman etmek ve en abes talimatlarına bile rıza göstermek gibi, sonuçta tevhide ve adalete dayanan İslam’ın en temel esaslarına aykırı bir ideolojik bağlılığı gerektirmekteydi.

Nurculuk belli bir metafizik bakışı (Bâtıniliği) kendisine ideolojileştirirken, Milli Görüşçülük bu metafiziği doğrudan siyasetle ikame etmeye çalışmaktaydı. Dolayısıyla bu açıdan daha sekülerdi, tıpkı Fethullahçılığın da araçsal modernitenin teknik imkânlarını kullanmadaki sekülarizmi gibi (gizlice dinleme ve görüntüleme, kumpas, şantaj, cinayet, parasal hareketler vb.). Oysa Milli Görüşçülük hiç değilse bu açılardan, ahlakiliğin biçimsel çizgisini aşmama hassasiyetini korumaktaydı. Gerçi süreç içerisinde bu damarın da geliştirdiği inşacı siyaset anlayışı, telafici bir sermaye birikimini “ganimet” olarak meşrulaştırmaya çalışırken aynı araçsalcılığa sapmakta bir beis görmeyecekti. Yani her iki kesim açısından da akıl eleştirel değil, araçsal akıldır; ve hatta iktidara odaklanan ve giderek onu hakikatin merkezine koyan bir akıl. Tıpkı metafizik kadar ahlakın da bu akıl tarafından kendi siyasal süreçleri içerisinde araçsallaştırılması gibi. Neticede Fethullahçılığın örneklediği Cizvitlerin de düsturu, “amaca giden her yolun mubahlığı”dır. Beri yandan her iki siyasal/stratejik akıl da devrimci değil, muhafazakârdır. Dolayısıyla sistemle hesaplaşmak veya onu değiştirmek yerine sadece ona nüfuz etmek ve giderek onu ele geçirmek isterler; ama biri iktidarı, diğeri devleti.

Her iki stratejinin de avantajları ve dezavantajları vardı. Milli görüşün daha yerli ve görece olarak düşünsel bir inkişafa açık olan stratejisi karşısında Fethullahçılık, hep güç merkezleriyle, sözgelimi Türkiye’de sağcı iktidarlarla, dünya çapında ise ABD ile birlikte hareketi yeğledi ve gücü elde etmek için her türlü aracı kullanmaktan da çekinmedi. İslamcılarla işbirliği yapan Milli Görüş hareketi entelektüel ve ideoloji açığını bu yolla ikmal ederken, Fethullahçılık ise bunun için daha çok devşirme liberalleri yeğleyecektir. Yaklaşık 1960 ihtilali akabinde kuvveden fiile geçen her iki strateji, elli yıl içerisinde güçlerinin en üst noktalarına ulaştılar ve ironik bir biçimde iktidarı elde etmek için karşılarında o güne değin mücadeleyi hedef aldıkları Kemalizm’i değil de, kendilerini buldular. Zaten farklı kulvarlardan yükselen muhalif hareketlerin zayıflattığı Kemalizm de artık mücadeleden çekilmiş ve ancak bu yükselen güçlerin partneri olabilme seviyesine düşmüştü.

Dolayısıyla, Müslüman (muhafazakâr) sosyolojinin (sosyopolitiğin) son elli yıldaki birikimleri bu iki güç etrafında görece olarak farklı eğilimlere ayrışırken (aslında en başından beri belli bir ayrılık söz konusudur zaten) ve on yıllık bir iktidar sürecindeki örtük bir koalisyondan sonra karşı karşıya gelirken, bu karşıtlık, geleneksel darbe geleneğinin de yenilenerek sürdürüldüğü bir çatışmaya yol açacaktır. O güne değin söylemsel olarak hep hoşgörüyü öne süren Fethullahçılığın, çatışmacılıktan uzak bir biçimde yetiştirdiği mensuplarının darbeci bir hüviyetle öne çıktığı bu paradoks, darbenin başarısızlığındaki zafiyete işaret ederken; Milli Görüş mensuplarının darbeye karşı çıkışlarının demokratik niteliğindeki zaaflar da (darbe sonrası hakkında bir öngörüye, müdahaleye ve talebe sahip olmamak gibi), her iki stratejinin konjonktürel mecburiyetlerini ve geleneksellikten kopamayan modernliklerini de ele vermektedir.

Sonuçta ise her darbe sonrası tekrarlandığı gibi sistemin birik(tiril)miş sorunları bir olağanüstü hal parantezi içerisinde elden geçirilirken ve yeni bir kriz daha bu yolla atlatılmaya çalışılırken, vaziyeti gerekçelendirmek için yeni bir “günah keçisi” de ihdas edilmiştir. Tabi ki bu kriz, her iki cenahın da krizi olmakla birlikte, daha önceki darbelerin örttüğü krizlerde de olduğu gibi, daha derinde sistemin krizidir. Ve çeşitli gerekçeler ya da aktörler eliyle de olsa da, bu yeni “devlet krizi” de, bu yolla atlatılmaya çalışılmaktadır Görünen o ki, temel sorunumuz olan değişimin ve yenilenmenin akılcılaştırıldığı (basiretli davranma anlamında) ve toplumsallaştırıldığı yeni bir başlangıç yerine, geleneksel ve biçimsel bir “katharsis/arınma/tasfiye” sürecinin kolaycılığıyla yetinen iktidar, eski Türkiye’nin alışkanlıklarını sürdüren bir yeni Türkiye iddiası olmaktan öteye de gidememekte.

Yazı Ümran dergisinin Aralık sayısında yayınlanmıştır.

 

 

Share.

About Author

Comments are closed.