7 Ekim 2019 – ŞULE YÜKSEL’İN YAZILMAMIŞ ROMANLARI – Cihan Aktaş

0

Rahmetli Şule Yüksel Şenler, arkamızda kalan yarım yüzyıl içinde hakkında en çok yazı kaleme alınan yazarlardan biri. Kuşkusuz Şule Hanım sadece yazmıyordu, o öncü bir aktivistti. Kamusal alanı başörtülü kadınlar açısından yeniden düşünmenin  kaçınılmazlığını gösteriyordu; yazıları, konferansları ve tesettür tarzıyla. Onunla aynı dönemde Ankara İlahiyat Fakültesi boykotlarında adı öne çıkan Hatice Babacan ve hukuk fakültesini bırakmak zorunda kalan Mukaddes Özkan gibi aktivist kadınları, Bakiye Ersoy (Marangoz), Mü’mine Güneş, Zeynep Münteha Polat gibi köşe yazarlarını da hatırlamak gerekir elbette, verili kamusal alanı değişmeye zorlayan faaliyetleri konuşurken.

 1980’lerde Beyazıt Kütüphanesi arşivinde Tanzimattan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar adıyla yayımlanacak kitaplarım üzerine araştırma yaparken, Şule Hanım’ın gazete yazılarının yanı sıra hakkında yazılan bir çok metni de okumuştum. O dönemde bile hakkındaki yazıların ulaşmadığı bir iç kırıklığı sızısı taşıdığını düşünmüştüm hayatının. Birkaç yıl sonra ziyaretine gittiğimde sohbetimizin içeriği bu sızı izlenimimi güçlendirdi. Tutkuyla başlayan bir faaliyetin en verimli çağında içe kapanışı buruk duygulara yol açıyor, düşündürüyordu. Zaman hızla akıp giderken olması gerekli bulunan üzerinden tanımlanıyordu, dile gelmeyen tecrübeler.

Şule Yüksel ismiyle ilk tanışmam gazeteler yoluyla oldu. Refahiye’de geçirdiğim ilkokul yıllarımda okumaya düşkünlüğümle tanırdım mahallemizde. Ev sahibemiz, kardeşlerimle birlikte “babaanne” diye hitap ettiğimiz Vesile Bölük de bu nedenle gün içinde bir ara beni çağırıp yanında tuttuğu gazetelerden haberler okumamı isterdi. Şule Yüksel Şenler’in başörtülü kamusal alan mücadelesini böylelikle erkenden öğrendim. Bunun benim için çok değerli bir anlamı var: Annem İslami hayat tarzına uygun yaşamaya çalışırken babam köy enstitüsü mezunu bir öğretmenin din tasavvuruyla konuşurdu çocuklarıyla. Annem, Gazali okuru olan babası Ziya dedem bize gelecekse, misafir odasındaki, büfenin üzerinde bulunan Atatürk büstünün üstüne bir örtü atardı. Babam Atatürkçü değildi ama aleyhinde de konuşmazdı Atatürk’ün. Büst sanırım bir okul etkinliği nedeniyle eve gelmiş ve kalmıştı. Uzatmayayım sözü. Kamusal bir yönü olan hayat tarzı ve siyaset tartışmalarının ortamında, başörtülü bir yazar ve aktivist olumlu bir açıklama anlamına geliyordu. Demek ki –annemi öğretmen okuluna dini endişeler öne sürerek  göndermemiş olan dedemin savunduğunun aksine- İslami bir duyarlıkla kamusal alanda faaliyet gösterebilirdi bir kadın.

Ben herhalükarda öğrenimimi sürdürecektim, zaten –kasabamızda ortaokul olduğu halde lise henüz açılmadığı için- ortaöğrenimimi parasız yatılıda tamamladım. Kasabamızın tahsil görmekle dini değerleri korumak arasında bir seçim yapmaya zorlanan genç kızları açısından Şule Yüksel Şenler, bir imkan, bir umut olmuştu. Vesile Babaanne için Şule Yüksel’in mücadelesini haber haber takip ederken öğrendiklerim bu umudun anlamını öğretiyordu bana. Modernlik ve ulusalcılık adına, kadınların mutlu ve başarılı olması için öne sürülen  ideal kadın modeli/bedeninin bir dayatma olduğunu çok erken yaşta fark etmemde Şule Yüksel’in payı büyük. Bu dayatmanın nelere mal olduğunu kuşkusuz iki yönlü öğrenmekteydim: Kasabanın tesettürlü kadınları aptal ve iradesiz sürü mensupları değildi, sofamızda toplanıp dikiş diken kadınların konuşmalarından aklımda kalan siyasal ve toplumsal eleştiri ve yorumlar hiç de boş bir zihinle ilişkilendirilemezdi. Tahsil görmemiş kadınlar kızlarının meslek sahibi olmasını istiyordu işte! Hayat hep haklı çıkardı. Nerede olursa olsun karşı çıkılması gerekirdi tahakküm ilişkilerine.

Dolayısıyla Şule Yüksel’in bir kamusal alan devrimcisi olduğunu düşünüyorum, bu günden baktığımda. Ulusalcı kamusallık projesinin yetmezliğini göstermiştir konferanslarıyla. Giyim kuşam tarzıyla da başka türlü bir örtülü tarzın olabilirliğinin önünü açmıştır dindar kadınlara, kamusal alanda faaliyet gösterirken,  şehir içinde gidip gelirken rahat ve pratik bir örneklik sunmuştur. Mütedeyyin genç kızlara yazarlık ve gazetecilik alanında faaliyet gösterme açısından da model olmuştur. Yazarlığı kadar aktivistliğiyle de ulusalcı ideolojinin yerleştirdiği –dindar kesimlerdeki bazı gruplar tarafından da paylaşılan- “başörtülü kadın evinde oturmalı” şeklindeki hükmü tartışmaya açmıştır. Zaman ve mekan değişirken, evler eski evler değilken, üretim mekanları şehirde dağılır, evler geniş aile için daralırken her kesimin başörtülü kadını hiç değişmeyen bir yerde görme isteği, durduğu yere göre elbette değişmeyecek bir şeyler adına bir güven duygusu uyandırıyor olmalı. Ne var ki Müslüman çiftler açısından bunun bedeli, birlikte geliştiremedikleri, kamusal alanı da eksikliğiyle daraltan bir dildir. Böyle bir eksiklik kuşkusuz aile içinde çift ilişkilerinin de kısıtlandığı bir etki oluşturmuştur.

Biz Şule Yüksel Şenler’e dönelim. Şule Hanım üstlendiği bu rol nedeniyle yine iki yanlı büyük baskılara maruz kaldı. Bu baskılardan biri görünürde: Yeni İstanbul gazetesinde yayımlanan bir yazısı nedeniyle hapis yattı. Ulusalcı ve “solcu” medya tarafından hakaretlere maruz kaldı. Diğer taraftan süreç içinde mahalle baskısının etkisiyle yorulup sessizleştiği söylenebilir. Dernekler kuran, kitaplar yazan, Anadolu’yu konferanslarıyla dolaşan Şule Hanım’ın sesi  70’lerin ortalarından itibaren nadiren duyuldu. Bu inzivanın toplumsal dönemlerle olduğu gibi kendisinin özel hayatının devreleriyle de ilgisi olabilir elbette. Ben daha farklı bir izlenime de sahibim, süreci takip eden bir okuru olarak.

Şule Yüksel ulusalcı kamunun huzurunu kaçırdı, bir taraftan Avrupa’da Wallerstein’ın deyişiyle 68 kültür devriminin yaşandığı dönemde diğer taraftan da mütedeyyin kesimler,  Cumhuriyet kamusunun oluşturduğu kaçınma ve endişeler nedeniyle, değerlerini korumak adına özellikle sakınıyorlardı kamusal alandan. Şule Hanım’ın süreç içinde hem konferans vermek için şehir şehir dolaşması hem de farklı tesettürü nedeniyle grupların eleştirileri yüzünden zaman zaman tedirgin olduğu, üzüldüğü tahmin edilebilir. Büyük bir varlık gösterirken üzerine gelen hurafe içerikli tariflere dayalı “İslam’da kadın” eleştirilerinden yılmış olması da çok muhtemel. Gerçi Huzur Sokağı’nda bunun göstergelerini de okumuştuk. Feyza başını örttükten bir süre sonra iş hayatını evine taşıyor ve böylelikle bu taşınmayı bir kurtuluş olarak tanımlıyordu. Ne var ki göçlerin, şehirleşmenin, emek mekânlarındaki değişimin, artan nüfusun, kız çocuklarının eğitiminin oransal artışının çağında genç bir kadının eve dönüşü geniş kalabalıklara bir şey anlatmazdı. Nitekim Necip Fazıl 1940’larda Büyük Doğu’da “Kadını kurtarınız, eve döndürünüz” dediğinde de kamusal alanda faal çevreler için özellikle hiç bir anlam ifade etmemişti bu çağrısı. Dindar ailelerin kadınları ve kızları ise o tarihlerde zaten evlerindeydi. Çağrı kuşkusuz mustazaf ve madun kesimler açısından farklı bir kamusal tasarım bağlamında bir anlama sahipti. Gelgelelim bu kesimler ekonomik ve sosyal zayıflıkları yüzünden bu çağrının seslenme alanına dahil olacak bir varlık oluşturmuyorlardı.

Huzur Sokağı’nın yazarı, geldiği toplumsal yapının da verdiği bir özgüvenle, İslami kesimlerin kadınları arasında daha önce şahit olunmamış bir kamusal alan faaliyeti başlattı. Dindar kesimlerin seçkin erkekleri ve her kesimden kadınlar onu destekledi. Ancak Şule Hanım büyük derslerle dolu bu iman yolculuğu sürecinde faaliyetlerini daha çok kamusal tecrübesi olan erkeklerle birlikte gerçekleştirdi. Tarihin bazı dönemlerinde zaman birden hızlanır gibi olur. Altmışların tercümeler ve toplumsal olaylarla beslenen devinimi yetmişlerin terör ortamında içe dönmeye zorladı grupları. Sistemin yasakçı ortamında içe kapanmış yapılara hakim “İslam’da kadın” ezberlerinin bu dönemde ailevi sorunlarla uğraşan genç bir kadın olan Şule Yüksel’in kamusal alana koyduğu mesafede dolaylı da olsa bir etkisi olduğu anlaşılır.

1980’lerin ilk yarısında başını örten genç kızlar da bu dönemin ikinci yarısında grup ve cemaat baskılarına maruz kaldılar. Yoğun bir okuma ve faaliyet sürecinde örtünmeyi benimseyen genç kızlar “mahalle” içine dahil oldukça, “fitne sebebi olma” endişesiyle sokağa ve kamuya mesafe koyma gereğini bildiren yargılar birbirini takip etmeye başladı. İslam, bir açıdan ekmek su gibi sade, Kur’an’ın dili gibidir;  adil yargılara varabilmek için başka bir açıdan ise binlerce kalın cildin açıkladığı uzun bir tarihi tecrübeyi özümsemiş olmanız gerekiyor. Dolayısıyla temelden eğitim almamış olanlar açısından bu ciltler dolusu bilgiden yükselen hükümler güçlü, sınırlayıcı otoriteler olabiliyor, özellikle kimi açıklama yetkisini haiz makamların otoriter seslerinin eşliğinde. Daha iyi bilen, bunu iddia eden, zaten bildi bileli mahallede yaşamış dolayısıyla modernizmle kirlenmemiş olduğunu öne süren, bir süreliğine de olsa daha haklı olurdu. İşte o aralıkta yaşanan bir suskunluk var ki giderek bir kuşağı belirleyen bir yazgıya dönüşüyor. Kamusal alanda beklenmedik bir dalga oluşturan Şule Yüksel, binlerce kadının Şule ablası, konferansları değilse de tesettür tarzı ve görünürlüğüyle pek de doğru bir yerde durmadığına ikna edilmiş olmalı.

Bunu böyle yazabiliyorum, benzeri bir tecrübeyi seksenlerin ikinci yarısında bizzat tecrübe ettiğim için. Bir darbe yaşamış, türban tanımlamasının baskılarıyla mücadele etmeye zorlanmıştık. Yakın tarihe kadar  resmî okullarda eğitim görmüş başörtülü kadınlar parmakla sayılabilecek iken, sayısı hızla artıyordu başörtülü öğrencilerin ve verili kamunun otoritelerinin varlıklarını izahta zorlandığı bu öğrencilerin mücadelesi, modern dünyada İslami hayat tarzı üzerine yeniden düşündüren bir zenginlik içeriyordu. Başlangıç yıllarının okuma ve toplumsal faaliyetlerinde tesettürle kamusal alan arasındaki bağ olumlu bir dille yorumlanmışken,  doksanlara doğru takva üzere yaşamanın ancak eve dönmekle mümkün olacağını öne süren söylemlerle kuşatıldı benim kuşağım. Doğrudan ve dolaylı bir anlatımı var bu talebin, Üç İhtilal Çocuğu bu döneme dair tecrübe ve izlenimlerin kitabıdır. Başörtüsüne yüklediğiniz yüce anlamlarda ısrar ettiğiniz için “fitne” bahsi ağır gelir, sokaklardaki varlığınızın “fitne sebebi” sayıldığını duymak da…  Bazen bir pardösü formu bazen bir başörtüsü deseni fitne sebebi sayılabilir üstelik. Ne var ki seksenler İslamcılığının erkek aktörleri arasında bu fitne mevzuunu sorgulayanlar hiç az değildi. Devir büyük ölçüde değişmişti. Müslümanlar sağcı klişeleri sorguluyorlardı. Aliya, Şeriati, Malik bin Nebi, Garaudy ve diğer öncüleri okuyorduk.

Şule Yüksel de kamusal faaliyetlerinde Müslüman erkeklerin desteğini gördü; Demet Tezcan’ın kaleme aldığı Bir Çığır Öyküsüdür Şule Yüksel isimli söyleşilere dayanan kitapta  okuyoruz. Ancak onun döneminde İslami kesimlerde kadının kamusal varlığı İslami hayat tarzı açısından kabul edilebilir değildi. Aynı nedenle Huzur Sokağı’nın Feyza’sı sonunda eve dönme kararı alacaktı. Huzur Sokağı bana göre -dönemsel hissiyatlarda oluşturduğu devinim bir yana- anlatısı bakımından Şule Yüksel’in mücadelesinin çığır açıcı temsilinin daha gerisinde bir yerde duruyor. Bunu önceki yıllarda birkaç yazımda da dile getirdim: Halide Edip’in Rabia’sı ve Kaya’sı, İslami dünya görüşü itibarıyla Feyza’ya göre kendime daha yakın bulduğum roman kahramanları. Bununla birlikte elbette ki Feyza’nın konforlu bir hayatı yitirme ve birçok zorlukla yüzleşme pahasına değerlerine gösterdiği sadakatten çok şey öğrendim. Şule Yüksel kuşkusuz kaleme alınmamış romanlarıyla vefat etti. Yepyeni romanlar yazabilir, Feyza’yı bize 80’lerin atmosferinde de anlatabilirdi. Yarım bırakılan cümlelerin burukluğunu hissettirir bana fotoğraflarındaki nazik ve hüzünlü tebessümü. Destansı mazinin oluşturduğu hale ve bazen üretilmiş çeşitli imgeler, gerçek Şule’yi tanıma ve anlamanın perdelerine dönüştü zaman içinde; çok rastlanan bir kahraman öyküsüdür bu. O ise derinde bir yerde öylesine yorgun (ve kırgın) olmalıydı ki ideallere ilişkin tasavvurların dokuduğu perdelerle yaşadı. Keşke hatıralarını veya günlüklerini okuyabilsek. Kadın olarak yazmak her zaman binlerce gözün denetimi altında, yanlış anlaşılma endişesi veya korkusuyla baş etmeye çalışarak yazmaktır.

(Nihayet)

Share.

About Author

Comments are closed.