7 Ekim 2020 – Azeri-Ermeni çatışması ve Türkiye’nin rolü – İslam Özkan

0

Yeni bir savaş nadiren bir haksızlığın giderilmesi ya da bir işgalin ortadan kaldırılmasıyla ilgiliyken genelde ise jeopolitik bir yeniden düzenlemeye, ilgili ülkenin yeniden yapılanan küresel sisteme entegresyonuna matuftur.

Büyük ölçekli jeopolitik bir yeniden yapılanmada (burada söz konusu yapılanma SSCB’nin yıkılışı oluyor) genelde bir jeopolitik boşluk kalıyor (ki buradaki boşluk Dağlık Karabağ bölgesi oluyor) ve bu boşluğun genelde büyük güçlerin arzu ettiğinde yapmak istediği yeni düzenlemelerin önünü açtığını ya da bunu kolaylaştırdığını görüyoruz.

Bir yazısında Foreign Affairs “Rusya’nın uzun süredir baskın oyuncu olduğu bir çatışmada Türkiye’nin artan katılımı, hem başkahramanları – özellikle Azerbaycan’ı – savaşı sürdürmek için teşvik ve Suriye, Libya ve daha az ölçüde Ukrayna’da uzun süredir devam eden Türk-Rus rekabetine yeni bir cephe açma riskini beraberinde getiriyor” ifadelerini kullanıyor.

Libya’daki rekabeti kabul etsek bile Azerbaycan’da böyle bir rekabetin varlığından kuşku duymak hakkımız. Doğrudan Türk makamlarınca ifade edilmese bile anlaşma yönündeki sinyaller taraflarca zaman zaman dile getiriliyor. Rusya rotasından Amerikan aksına geçen Ermenistan’ın bu tarz bir geçişinin sancısız olmayacağını düşünmek için bir neden yok. Rusya böyle bir geçişe kolay izin verecek gibi görünmüyor. Bu savaş Ermenistan ve Azerbaycan’ın bölgesel ilişkiler düzenlerini yeniden gözden geçirmesine neden olabilir.

Öte yandan Türkiye’nin artan müdahalesine dair giderek belirli yayın organlarında daha sık dile getirilen bu ifadeler, Türkiye’nin karşısında konumlanan Arap-Körfez ortaklığının dile getirdiği, Türkiye’nin alt emperyalist bir rol oynamaya çalıştığını ima eden ifadeleriyle benzeşme arz ediyor.

Çok net bir şekilde Türkiye’nin bir süredir yer aldığı çatışma eksenlerinin giderek tahkim edilmesi ve bunu bütün aktörlere kabul ettirilmesi şeklinde bir eğilim var. Başat küresel aktörler, bölgesel güçlerin sadece müttefiklerinin kim olacağını değil düşmanlarının da kim olduğunu da dikte ediyor sanki.

Türkiye, son Azerbaycan çıkışıyla Libya ve daha önce Suriye’de beliren rolünü tahkim ederek aslında bu algıları güçlendirdiğinin farkında değil. Türkiye dostlarını gerektiğinde en zor koşullarda dahi destekleyeceği mesajını vermek isterken, bütün bunların altından kalkabilecek maddi ya da insani kaynaklara sahip mi acaba?

Ankara’nın insani alandaki kaynak eksikliğini de –şayet iddialar doğruysa- sürekli olarak ÖSO üzerinden gidermeye çalışması da ne kadar akıllıca? Birilerine kendisini kriminalize etme kozu vermekten başka bir işe yaramayan bu ÖSO sevdası bir şekilde rehabilite edilmeli.

Bu tarz bir meydan okuma, belirli bir gelişmişlik düzeyi ve askeri güçle desteklenmiyorsa, diplomasiden umudunu kesmiş ve dünya kamuoyunun ne düşündüğünü umursamayan Kuzey Kore vari ülkelerin düşünme tarzını çağrıştırır. ÖSO’nun dahil olunan her savaşa koşulabileceğini düşünmek bile tek başına ufuksuzluğun, dış politikadaki iş bilmezliğin önemli bir göstergesi.

Zeki aktör, sadece kendisine yapılan politik dayatmalara değil aynı zamanda yüklenilmeye çalışılan rollere de itiraz eder. Dünya kamuoyunda Türkiye algısı, etrafındaki çatışma alanlarına balıklama dalan, çatışmayı körükleme görüntüsü vermekte bir beis görmeyen bir imaja dayanıyor. Bunu, desteklediği aktörün sahip olduğu meşruiyet veyahut haklılığından bağımsız bir şekilde dile getiriyorum.

Halen işgalci statüsünü sürdüren İsrail’in Azerbaycan’a verdiği yoğun destek de dikkat çekici. İsrail’in Azerbaycan’a desteğinin elbette özel bir nedeni vardır ancak bu bize Ortadoğu’da kurulmuş olan ittifak sisteminin Kafkaslar’da pek de geçerli olmadığını, birbirine karşıt kutuplarda yer alan güçlerin kurmuş olduğu ittifakların başka bir siyasi konjonktür ya da jeopolitik koşulda işlemediğini de gösteriyor.

(Gazete Duvar)

Share.

About Author

Comments are closed.