9 Şubat 2019 – Müslümanları İfsat Eden Kamu İmkanları! – Fahrettin Dağlı

0

Bugün size toplumsal hayatın temellerini sarsan, zayıflatan ve Müslümanlara diz çöktüren çok önemli ve ne yazık ki toplum nezdinde belki de en az önemsenen bir sosyal/manevi hastalıktan bahis edeceğim. Aslında tüm insanlığın ortak problemi…

Bugün Müslüman mahalledeki aileler çocuklarının geleceği anlamında fevkalade endişeliler. Niçin? Çünkü ciddi bir savrulma var. Vurgun yemiş gibi, felç olmuş, lime lime dökülüyor adeta… Başörtüsü için mücadele eden ve o uğurda haksızlıklara, zulümlere maruz kalan anne-babaların çocukları bugün farklı mekanlara ve zeminlere savrulmuş durumdalar. Ateizmin, agnostizmin, deizmin kucağına düşen gençlerin akıbetlerinin daha nereye savrulacağının endişesi ve korkusu ile yatıp kalkıyorlar. Kimi feryadı figan ediyor, kimi gelinen noktayı anlamlandırmaya çalışıyor. Kimi de çocuklarını hacı hocalara götürüyor; Acaba cinler, şeytanlar mı musallat oldu diye? Belki de çok azı kendilerine dönerek, ‘ yoksa bizden kaynaklanan bir hata mı var?’ diye soruyorlar. Bu endişelerin canlı yaşandığı ailelerin büyük bir kısmı da muhtemelen halen Müslümanlık aşkıyla Ak Parti’nin yanlış politikalarını desteklemeye devam ediyorlar. Yani, siyasi uygulamanın hasıl ettiği olumsuz atmosferi belki hiç akıllarına bile getirmiyorlar. İşte böyle yaman bir handikap, çelişkiler yumağı var. Bugün bu sayfayı biraz yaşanmış örneklikler üzerinden aralamaya çalışacağım.

Yıllar önceydi, Refah Partisine yakın duran bir iş adamının itiraf sayılabilecek hatıralarını dinledim. Özetle diyordu ki; İstanbul Belediye Başkanlığı’nı kazandığımız zaman bunu Allah’ın bir lütfü ve ikramı olarak gördük ve özenle hizmet vermeye koyulduk. İlk iki sene helal-haramı gözeterek çalıştık. Ve karşılığını da gördük. Nasıl olduysa üçüncü yıl altımızdaki halının yavaş yavaş çekildiğine şahit olduk. ‘İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar’ kaidesi gereğince bizde de bozulma başlamıştı. İhalelerde, satın almalarda %10 komisyonların konuşulmaya başlandığı dönem… Ondan sonra oturduk çürümemizi seyretmeye başladık. Anadolu’dan gelmiş saf, duru insanların nasıl da akıntıya kapıldıklarını, ırmağın suyuna ağızlarını dayayıp bir türlü çekmediklerini ibretle izlemeye başladık. Artık sisteme dahil olmuştuk. İlk önceleri utanma ve sıkılma ile başlayan süreç bir aşamadan sonra olağan bir seyir izledi. Arkadaşlarımızdan duyuyorduk; Belediyenin bazı üst yöneticilerinin imam nikahı ile Anadolu ve Rumeli yakalarında yeni evler açtıkları, protokollere yeni şehirli eşleri (!) ile geldikleri… Dahası mı, dahasını ne ben anlatıyım, ne de siz dinleyin. Bunları anlatıp içinizi daha fazla karartmayayım.

İlk defa kamu imkanları ile karşılaşan bir topluluğu düşünün; bugüne kadar itilmiş, kakılmış, kamusal alana dahil edilmemiş, kamu imkanlarından istifade ettirilmemiş bir kesime neredeyse devlet ölçeğinde bir belediyenin imkanlarını aralıyorsunuz. Baş döndürücü bir dünyanın ayartıcı, iğva edici dünyalıkları ayağınıza seriliyor. Hocalarının, imamlarının; ‘Aman ha! Masa, kasa, nisa’ya dikkat edin’ diye tembihledikleri tehlike ile yüzleşmişler ve o çetin imtihanı kaybetmişlerdi. Veya Bakara Suresinde anlatılan Talud kıssasında olduğu gibi ırmakla sınanmışlar ve büyük çoğunluğu imtihanı kaybetmiştiler. İşte bu yerelde haramla enfekte olmuş siyasi yapı 2003’te Ankara’ya taşındı. Bu zihinsel cerahat bulaşıcıydı. Temasa geçtiği çoğu insanı enfekte ediyordu. Yerelden sonra genel yönetimde nasıl çalıştıkları benim de malumumdur. Eskiden siyasi yönetimden kaynaklı olarak ülkeyi ‘Dar’ul Harp’ olarak gören siyasi zihniyet bugün o yönetimin sahibi olmuştu artık. Düne kadar mesafeli oldukları, yer yer çatıştıkları siyasi emanetin sahibi olmuşlardı. Adeta yıllarca kamu imkanlarından uzak kalmış olmalarının açlığı ile hareket ettiklerine şahitlik ettik. ‘Bu nasıl bir şey? Helal-haram bilmez misiniz?’ suallerimizi müstehzi bakışlarla cevaplıyorlardı. Hal diliyle, ‘kamusal alanda dini terimleri kullanmayı apolitik davranış’ olarak görüyorlardı. Yani, aslında görüntüde ‘seküler’ yaşam biçimine muhalif olmakla birlikte, gerek düşünsel gerek söylem ve gerekse eylem/amel anlamında seküler hayat yaşamaya başlamışlardı. Adeta, kamusal alanda helal-haram geçmiyor gibi bir yaşam tarzı geliştirdiler. Bu çevrelerle ilişkisi olan bir arkadaşım bu durumu çok güzel tasvir ediyordu; ‘Gece dergahlarına / tekkelerine gittiğimde orada ibadet-taat-zikir içerisinde gördüklerimi evliya gibi görüyordum. Ertesi gün aynı arkadaşların kamu kurumlarındaki hal ve davranışlarına bakınca da acaba bunlar dinsiz mi diye düşünürdüm.’ Belki biraz mübalağa sığasıyla anlatıldı ama durum bu kadar vahimdi.

Malum, helalleşmesi en zor veya imkansız olan haram fiiller, kamu ile olan ilişkilerden kaynaklananlardır. Kişisel hak ve hukuklarda helalleşmek nispeten mümkündür. Ancak, içinde tüyü bitmedik yetimin bulunduğu seksen milyon insan ile helalleşmek ne mümkün. Yine malumdur ki, kul hakları konusunda af yetkisi hak sahibinindir. Varın gerisini düşünün.

Bu insanlar evlerine aş, ekmek götürdüler. Evin içindekiler kaynağını sorgulamadıkları zaman da oturup beraber yediler, içtiler. Bu kadar insanın hakkına ve hukukuna girmiş oldular. Haramla beslenen bir neslin akıbetinin ne olacağını varın düşünün. Haramı sadece kamu mallarından çalıp, çırpmak olarak almayalım. Adil, hakkaniyetli yapılmayan her bölüşüm birinin lehine, diğerinin aleyhine sonuç doğuracaktır. İşe elaman almadan tutun, bir ihalenin eşit ve adil şartlar gözetilmeden yapılmasına kadar her ameliye haram sonuçlar doğurur. Misal, adam anlatıyor; “Bir yakınıma, eşime dostuma tavassut ettirdim; çocuğumu, yakınımı şuraya buraya yerleştirdim.” Bunun onlarca, yüzlerce harama vesile olduğunu aklının ucundan bile geçirmiyor. Sınavlarda elaman alımında eş-dost kayırması yapıyor, bunda bir beis görmüyor. İhaleleri, satınalmaları v.b kamu imkanlarından yararlanmayı mevzubahis bile etmiyorum. Her gün basına onlarca haber düşüyor. ‘Bal tutan parmağını yalar’ misali…

Ak Parti iktidarından önce hiç olmazsa İslami kesimin kahır ekseriyeti kamu imkanlarından uzaktı. İsteseler bile ulaşamıyorlardı. Dolayısıyla daha az harama bulaşıyorlardı. Ve ölçüde/tartıda da Müslümanlıklarının bir kıvamı vardı. Duaları karşılık bulurdu. Nesli, manevi anlamda sağlıklı olurdu. Ak Parti hükümeti ile birlikte cemaatler, tarikatlar, topluluklar bu haram imkanlarla sermest oldular. Ondan sonra her şey çorap söküğü gibi çözüldü. Haramların tetiklediği sosyal bünye rahatsızlıkları bir süre sonra ruh dünyasında metastaz yaptı. İnsanlar sağlıklı düşünebilme, muhakeme edebilme kabiliyetlerini yitirdiler. Haramları helal gibi görmeye başladılar. Yani ölçü tamamen kayboldu. Ne mi oldu ondan sonra? İşte bugün şikayetlendiğimiz, ah-vah diye sızlandığımız tablo ile karşılaştık. Biraz da bu ciheti ile bakalım bugünkü tabloya!..

(fahrettindagli.blogspot.com/)

Share.

About Author

Comments are closed.