25 Kasım 2022 – Sıkıştırılmış azınlıklar – Ohannes Kılıçdağı

0

Geçen haftaki yazıda 1923’te kurulan cumhuriyetin genelde azınlıklar, özelde Ermeniler, daha da özelde Anadolu’daki Ermeniler için farklı bir sayfa açmadığını, İttihatçıların başlattığı yok etme, sürme, küçültme politikalarını devam ettirdiğini, bunun bir gereği olarak da cumhuriyetin başlarında Anadolu’nun kimi şehirlerinde belli bir nüve oluşturabilecek Ermeni topluluklarının İstanbul’a doğru itildiğini, hatta kimi zaman doğrudan sürüldüğünü anlatmıştım.

Daha evvelki bir yazıda da, cumhuriyeti kuranların ilk tercihinin bu yeni devleti, topraklarında hiç Ermeni kalmamış bir hâlde kurmak olduğunu; bunun için Lozan Barış Antlaşması’nın görüşmeleri sırasında, Türkiye’de kalan Ermenilerin Ermenistan’daki Türklerle mübadelesini amaçladıklarını ama heyet başkanı İsmet (İnönü) Bey’in konuyu görüşecek muhatap bulunmadığı gerekçesiyle bu projeye karşı çıkmasıyla bundan vazgeçildiğini; Ermenilerin ülkede kalınmasına mecburen, ehvenişer olarak razı olunduğunu açıklamıştım. İsmet Bey, Ermenilerin o an için ülkede kalmasından başka bir çare olmadığını söylüyor ve onlara “vatandaş yüzü gösterilmesini” tavsiye ediyordu ki bu da, kâğıt üstünde sıfatları ‘vatandaş’ olsa da fiiliyatta vatandaşlık haklarından tam ve eşit biçimde yararlandırılmamaları manasına geliyordu.

Öyle de oldu. Her şey en baştaki bu anlayışa göre şekillendi ve yürütüldü. Yukarıdaki paragrafta altını çizdiklerim de birbiriyle uyumlu politikalar. Lozan’da mübadele edemedikleri Ermenileri, takip eden yıllarda, Anadolu’da yaşadıkları yerlerden çıkararak Lozan’da yapamadıklarını yapmış oldular. Müslüman olmayan azınlıkların sosyal ve kültürel kimliğinin, varlığının korunması için Lozan’da verilen taahhütleri uygulamaya, en başından beri hiç niyetleri yoktu. İsmet Bey’in yukarıda zikrettiğim ifadelerinin yanı sıra, Lozan heyetinde bulunan ve azınlıklar meselesinin görüşüldüğü komisyon toplantılarına katılan Rıza Nur’un, azınlık haklarının dış müdahaleye yol açabileceğine dair endişeleri olan milletvekillerini rahatlatmak için söylediği sözler de bunun göstergesidir:

“Fakat emin olunuz ki bunun kuvvetli tediyesi yoktur hiçbir şey yapamaz. Nitekim Yahudileri Bulgaristan’da, Romanya’da son zamanlarda fena hâlde zedelediler. Cemiyet-i Akvam filan hiçbir şey yapmadı. Yani bunlar laftır” (2 Mart 1923. T.B.M.M. Gizli Celse Zabıtları, Devre: 1, c. 4, s. 13).

Rıza Nur bunları söylerken çok haklıydı, çok yerinde bir gözlem ve tespit yapmıştı. Nitekim, Lozan Barış Antlaşması’nın imzacısı olan ülkelerin, Türkiye’nin azınlıklar konusunda verdiği taahhütlere uymaması karşısında tek tek ya da Cemiyet-i Akvam vasıtasıyla kolektif olarak müdahalede bulunmaya niyetleri olmadığı çok geçmeden anlaşılacaktı. 

Lozan Barış Antlaşması’nı bir an için bir kenara koysak bile, günümüzün ulaştığı demokrasi standartlarında azınlıkların kültürel ve sosyal varlıklarını korumak için devletlerin bazı yükümlülükleri olduğu kabul edilir. Çağdaş azınlık hukuku, demokratik olduğunu iddia eden devletlere, azınlıklar konusunda iki tür yükümlülük verir. Birincisi negatif yükümlülükler, yani bu grupların dilleri, dinleri, kültürleri ile ilgili herhangi bir faaliyetini kısıtlamama yükümlülüğüdür; ikincisi ise pozitif yükümlülükler, yani devletlerin bu grupların varlığının ve kimliğinin korunması için onlara vermesi gereken mali, hukuki, siyasi, idari, operasyonel desteklerdir.

Ayrıca, altı çizilmesi gereken önemli bir husus da şudur ki demokratik azınlık hukukunda devletin bu konudaki pozitif yükümlülükleri eşitliğe aykırı olarak değerlendirilmez. Bunu belirtmek önemli, çünkü Türkiye’de devlet, azınlıkların sorunlarının çözülmesi, durumlarının iyileştirilmesi konusundaki talepleri, bunun vatandaşlar arasındaki eşitliği bozacağı iddiasıyla geri çevirmiştir. Hâlbuki nasıl, yapılan bir değişiklikle (şu ‘meşhur’ “yetmez ama evet” değişikliği), çok doğru bir hamle olarak, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı olamayacağı anayasasında hükme bağlanmışsa, anayasaya benzer bir eklemenin de azınlık grupları için yapılması gerekir.

Türkiye’de Ermenilerin ve diğer azınlıkların durumlarının iyileşmesi, sorunlarının çözülmesi için birinci şart, siyasetçisi ve bürokratıyla demokratik insan ve azınlık anlayışının benimsenmesidir. Başka bir deyişle, gereke, bir zihniyet ve yaklaşım değişikliğidir. Genelde azınlıkları, özelde Ermenileri ortadan kaldırılması gereken tehditler olarak görmekten, hakları olan, bu hakları kullanabilmeleri için desteklenmesi gereken vatandaşlar olarak görmeye geçilemediği sürece sorunların köklü ve nihai çözümü mümkün olmayacak, bu topluluklar cari hükümlülerin ‘ihsan buyurduğu’ kadarıyla yetinmek zorunda kalacaklardır.

Agos

Share.

About Author

Comments are closed.