4 Mayıs 2021 – Genelgeler otoritesi… Mustafa Paçal

0

98 yıllık cumhuriyet tarihi birbirinden farklı pek çok baskı ve zorbalık dönemine tanıklık etmiştir. Zaman ve mekân anlamında farklılıkları olsa da devlet hiçbir zaman bu dönem olduğu kadar keyfi ve hukuksuz uygulamaların faili olmamıştı.

Milli şef dönemleri ve tek parti hükümetleri zamanında bile devlet hiç bu düzeyde, anayasayı ve yasaları yok sayarak, keyfi genelgelerle haksız uygulamaların odağı olmamıştı.

Son bir yıldır çeşitli vesilelerle karşımıza çıkan ve salgını önlemeyi de gerekçe göstererek adeta gözümüze sokulan ve kabul edilmesi kesinlikle mümkün olmayan ve olamayan bir dizi rezillikler, küstahlıklar ve alabildiğine otoriter keyfiliklerden bahsediyorum.

Bu sürecin sonucu olarak iktidar, ülke insanını bir yandan acımasızca salgının kucağına atarken diğer yandan işsizlik ve yoksulluğun altında ezilmesine neden oldu.

Başından beri salgına karşı alınan önlemleri iktidarın dışında kalanlar için geçerli, kendileri içinse hiç önemli olmadığını çeşitli defalar gösterdiler.

Önce çıkardıkları kısmi af yasası bunun bir göstergesiydi. Eşitlik ilkesine aykırı olarak hırsızları, katilleri ve tecavüzcüleri serbest bırakırken kendi iktidarlarına muhalif olan siyasetçileri ve gazetecileri salgının ortasında bıraktı ve adeta ölüme terk ettiler.

İnsanların salgından korumak için evlere tıkılmasını isteyen iktidar, düğün ve derneklerini aksatmadan, kendi taraftarlarının hayatlarını bildikleri gibi sürdürmesine göz yumdu.

İnsanlar üç-beş kişiyle cenazelerini kaldırmak zorunda kalırken, iktidar ve çevresi cenazelerini adeta miting yapar gibi hiç yüzleri kızarmadan kaldırdı.

Çalışanların tüm riskleri göze alarak üretime devam etmesini isteyerek onları salgına karşı korumada adeta kendi kaderleriyle baş başa bıraktılar. İşyerlerini kapatmak zorunda kalan esnafı yoksulluğun ve çaresizliğin içine atarken, işyerlerinde çalışma süreleri kısıtlanmış insanları aylık 1500 TL ile geçinmeye mahkum ettiler.

Üst üste gelen zamlarla hayat pahalılığının artmasına göz yuman iktidar, iş enflasyon oranına gelince halka %40 seviyesine gelmiş olan enflasyonu %10 açıklayıp yalan söylediler.

Devletin “kara gün akçesi” olan parasını bile “faiz, enflasyonun nedenidir.” diyerek hiçbir ekonomi teorisinde karşılığı olmayan bir nedenle har vurup harman savuran iktidar, bu dönemde 128 milyar doları heba ettiler.

Ne doğru dürüst aşı üretimi yaptılar ne de bulunan aşıları önceden tedarik etmeyerek aşılama işinde dünyanın en kötü örneklerini sergilediler.

Ancak kendilerinin aşılanması için, 25 bin doz Biontech aşısının getirildiği ve iktidar çevrelerinin aşılandığı Ankara kulislerinde çınladı.

Yetmez dağın başında kimselerin olmadığı yerde yaşlı bir kadına, denize tek başına giren bir adama ceza yazan polis, ağzına kadar dolu salonlarda yapılan Ak Parti toplantılarına bırakın müdahale etmeyi oraların da güvenliğini sağlayarak bu yapılan suça ortak oldular.

Ne oldu peki?

Ne olacak, salgın haritası tamamen kırmızıya dönüştü, günlük vaka sayıları 60 binleri, yoğun bakımdaki hasta sayıları beş binleri gördü ve günlük ölüm sayıları da 400’lere dayandı.

Yani salgına karşı birinci derecede sorumluluğu olan iktidar temsilcilerinin, hemen tamamı düğün, dernek, cenaze merasimi kongre derken bu sorumluluklarını göz göre göre çiğnediler.

Salgın süresince dünyada pek çok devlet salgının yarattığı sosyo-ekonomik mağduriyetin azaltılması veya giderilmesi için bütçe olanaklarını sonuna kadar zorlarken, Türkiye dünyada bu alanda en kötü ülkeler arasında yer aldı.

Örneğin Yeni Zelanda GSMH %19.1’ni sosyal yardım olarak halkına harcarken, Türkiye %1.1 ile 0.7 harcama ile Meksika’nın arkasından dünyada sondan ikinci ülke oldu.
İşler artık bununla da sınırlı kalmayarak iktidar, hukuksuzluğu iyice keyfiyete dökerek neredeyse memleketi sarayın fermanlarıyla yönetme durumuna getirdi.

Son olarak 29 Nisan’da toplanan kabine toplantısı sonrası Cumhurbaşkanı “tam kapanma” kararları aldıklarını açıkladı.

Bu karara ne kadar tam kapanma denir bilinmez ama adının böyle konulması alınan kararın ciddiyetini göstermesi bakımından düşünülmüş olabilir.

Çünkü 16 milyondan fazla çalışanın tam kapanmadan muaf tutulduğu bir yerde alınan bu kararlara “kısmi kapanma” denmesi daha doğru olurdu. Olmadı neyse…

İçişleri Bakanlığı bir genelge yayınlayarak alınan kararların detaylarını basın ve kamuoyuyla paylaştı. Bu genelge sonrası İçişleri bakanı, basının karşısında içki satışı yasağı üzerine sorulan soruya bakan, genelgede olmamasına rağmen “tekel bayileri istisna edilmemişse, içki satışı yasağı var” diyerek, tartışmaların fitilini ateşlemiş oldu.

Daha sonra basın “ama sayın bakan genelgede böyle bir düzenleme yok” deyince, bu sefer bakan “Cumhurbaşkanı basın açıklamasında bunu söyledi” diyerek kendi sözlerine bir dayanak yaratmış oldu.

Kamuoyu “içki satışı yasağı var mı, yok mu” diye tartışırken konunun taraflarından esnaf odaları “içki satışı yasağı yok” dedi. Türkiye Tekel Bayileri Platformu Başkanı Özgür Aybaş medya önüne çıktı ve “alkollü içki satışlarında yasak yoktur.” diyerek, sivil toplumun sesi oldu.

Sonra bakanlık konuyu Valiliklerin inisiyatifine bıraktı, valilikler de topu Hıfzısıhha Kurullarına attı ve kurul kararıyla bazı illerde içki satışı yasaklarını uygulamaya koydular.

Bir kurulun kararı ile insanları yaşam tarzlarına açıkça yapılan bu müdahale ile cumhuriyet tarihinde ilk defa görülen bir hukuksuzluğa ve zorbalığı imza atmış oldular.

Diğer yandan başka bir genelge de Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yayımlandı.

Bu genelge ile emniyet “toplumsal ve adli olaylarda görüntü ve ses kaydı alınmasını” yasakladı. Yani emniyet polislerin orantısız güç kullanarak insanlara uyguladığı şiddetin basın ve kamuoyu tarafından görülmesini istemiyordu. İstemiyor da, bu genelgeyi yayınlayan emniyet, dönüp te anayasaya bakmaya tenezzül bile etmiyor.
Artık bırakın sarayı ve bakanlıkları, genel müdürlük seviyesinde olan devlet kurumları bile anayasa ve yasaları hiçe sayan bu genelgeleri yayınlama cesaretini kendinde görebiliyordu. Oysa alenen gerçekleşen toplumsal ve adli olaylarla ilgili ses ve görüntü alarak haber yapmak anayasal bir haktır.

Bu hak anayasanın 26. Maddesinin güvencesi altındadır. Çünkü 26. Madde “herkesin düşünce ve kanaatini söz, yazı, resim veya başka bir yolla açıklamaya hakkı vardır.” der.

Ayrıca “bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmadan haber, fikir almak veya vermek serbestisini de kapsar.” der…

Şimdi bu gelişmelerin siyasi okumasına sıra gelince, anlaşılan artık demokratik ilkelerle güçlendirilmeyen ve içselleştirilemeyen 1. Cumhuriyetin sonuna gelinmiş.
Bunun bir diğer anlamı da anayasa ve yasalarla yönetilemeyen devlete Kabile Devletine dönüşümdür.

İşin hazin yanı ana muhalefet liderinin tüm bu olanlara “demokrasinin askıya alındığı” şeklinde tepki göstermesidir.

Buradan söylüyoruz.
Hayat tarzımıza müdahale etmek kimseni hakkı da haddi de değildir. Haber alma ve haber vermek için her türden aracın kullanılması için anayasal haktır ve buna kimse müdahale edemez…

(Gazete Davul)

Share.

About Author

Comments are closed.